Sinemada Karşı Duruşun Simgesi Fransız Sineması

Sinemada Karşı Duruşun Simgesi Fransız Sineması

Fransız Sineması ve Zamanı

Beyaz perde Fransa’da dünyaya gelmiştir; desek yanılmış olmayız. Beyaz perde görüntülerin retinada bıraktığı izden ibarettir ve bu olgu tahminen 10. yy başlarında kabul görmeye adım atmıştır.

1832’de Belçikalı fizikçi Joseph Plateau tanımlanan bir eylemin aşamalarını barındıran bir takım görüntüye sırayla ve belli bir hızla bakıldığında gözde devinim ediyormuş benzer biçimde bir idrak yarattığını ayrım  edip fenakistiskop’u icad etmiş ve bunu takiben 1851’de Jules Duboscq benzer teknik üstünden renklendirilmiş görüntüler yerine fotoğrafı kullanmayı tercih ederek biyoskop adı verilen bu yeni aleti üretmiştir.

REKLAM ALANI

1853’de Avusturyalı Uchatius hareketli görüntüleri bir monitöre yansıtmayı başarmıştır. 1888’de Emile Reynaud Kenan Praksinoskop ismini verdiği aleti deliklerden izlenebilen fotoğraf gösterileri düzenlemiştir. Bu gösteriye müzik de eşlik etmekteydi.

1892’de Thomas Edison Büyük bir kutunun içinde, bir lamba yardımıyla devinim eden 35mm’lik kısa filmleri izleyicinin kutunun üstündeki bir delikten filmleri izlemeyi elde eden kinetoskopu buluş etmiştir. Bu aygıt ile görüntüler sadece bir izleyici tarafınca izlenebilmekteydi ve bu görüntüyü monitöre yansıtma olanağından yoksundu.

Fransız mucitler Auguste-Luise Lumiere kardeşler bu görüntüyü yüzlerce kez büyütebilmeyi ve bir perdeye aktarmayı istediler. Uzun emekler neticesi buluş ettikleri ‘Cinematographe Lumiere’ adını verdikleri ilk sinematograf hem alıcı aynı zamanda gösterici işlevi görüyordu. Bu görüntüleri perdeye yansıtmak için ihtiyaç duyulan hız da kardeşler tarafınca bulunmuş oldu. Beyaz perde tarihinin ilk filmi olan ‘Arrival of a Train at La Ciotat’ (‘Trenin La Ciotat Garına Geliş’), 1895’de Lumiere kardeşler tarafınca 28 Aralık 1895 tarihinde ise Paris’te ‘Grand Cafe’de ilk halka açık film vizyonu yapılmıştır.

Georges Méliès

Méliès, Lumièrelerin peşinden değinilmesi ihtiyaç duyulan adlardan biridir süphesiz. 1895’ten itibaren Georges Méliès, Lumiere kardeşler tarafınca ürettikleri filmleri bilimsel bir merak konusu olarak gören Lumiere kardeşlerin aksine gerçekliği ortaya dökmek yerine gerçeklik yerine kurgulamayı seçmiştir. Fantastik ve bilimkurgu sinemasının öncüleri olarak görülen Méliès filmlerinde film hileleri kullanmaya adım atmıştır.

1914’e kadar 400’den çok (bir kısmı 700 m uzunluğunda) film çeken Méliès’in 1902’de çekmiş olduğu ‘Aya Gezi‘te bugün de kullanılmakta olan beyazperde tekniklerinden pek çoğunu müşahade etmek olasıdır. Ayrıca daha sonraları Fransız hanım filmerinin öncüsü olacak beyazperde tarihinin ilk hanım yönetmeni olan Alice Guy‘dır. 1898’den itibaren Gaumont için çalımaya balayan Guy, 1905’te ilk eseri ‘Esmeralda‘yı yapmıştır.

Charles Pathé, 1900’da bir film üretim şirketi kurmuş ve Fransız Sinemasını tek eline almıştı. Böylesi bir başarı, bu kadar us almaz bir gelişme, Uon Gaumont’un ve “Eclair” şirketlerinin Charles Pathe’yi izleyerek sektöre girmelerine niçin olmuştur. Fransız sineması oldukça geçmeden rekabetin bir getirisi larak endüstriyel bir şekil almaya adım atmıştır.

1908 öncesi ekonomik kriz sebebi ile başta Pathé oluş suretiyle pazarda yelerini kol kanat germek zorunda olan Fransız film üreticileri krizin engellenmesi adına sinemayı keyif olmaktan çıkarıp tiyatroya benzemekte bir gösteriye dönüştürerek yazın çevreleriyle aristokratlar içinde beyazperdeye alaka duyulmasını sağlama yöntemini geliştirmişlerdi. Bu yeni biçim aydınlar içinde beklenmedik biçimde alaka uyandırmıştı.

28 Şubat 1908’de Lafitte Kardeşler, Film D’Arka‘ı kurmuştur. Bu zamanda “sanat filmi” adı verilen fakat daha oldukça “tiyatro filmi” olarak nitelendirilebileceğimiz filmler çekilmiştir. Bu zamanda Fransız tiyatrosunun en mühim eserleri filme alınmıştır. Aydın kesime hitap eden burjuva sinemasının en meşhur filmi Le Bargy ve Calmettes’in Guise Dükünün Katli (1908) adlı filmidir. Bu tarihten sonrasında beyazperde bundan böyle yedinci sanat olarak tarihte yerini almaya adım atmıştır.

Sine-Roman Periyodu

Tiyatro filmi periyodunu takiben sine-roman türünde örneklerin görüldüğü bir dönem adım atmıştır. Ve bu zamanda ilk seri filmler üretilmiştir. 1908’de büyük başarı kazanan ilk “polisiye” serisini, Nick Carter‘leri, peşinden Zigomar serisini ve 1913’de de Protea‘yı çeviren Victorien Jasset kuşkusuz bu devrin en etkili ismidir. Jasset’nin yanında ayrıca unutulmaması ihtiyaç duyulan bir  öteki ad de 1911’de Olduğu Şeklinde yaşam serisini, Fantomalar (1913-1914), Judex (1916/, Vampirler (191’5-1916) başta oluş suretiyle ününe ün katan “seriler” ve sine-romanlar çeviren Louis Feuillade‘dir.

Lumièreler‘in ‘Sulanan Bahçivan‘ (‘L’Arroseur Assosé‘) adlı komedi filmi ile beraber komedi filmlerinin egemen olduğu Fransız sinemasında bu zamanda de sine-romanlardan oldukça, komedi filmleri egemendir. Bu zamanda tekrar güldürü filmleri komedyenlerin başından geçen vaka örgüsünü işlemekteydi.

Fransa’da kariyerlerine başlamış olan komedyenler yaptıkları türe özgü filmlerle sonrasında ünlerini bütün dünyaya duyurmayı başarımlardır. 1905’te “Boireau” tiplemesiyle, güldürü türünün ilk örneğini ortaya koyan André Deed, internasyonal başarı elde eden ilk güldürmen olmuştur. Jean DurandZigoto“, Charles PrinceRigadin“, Léonce PerretLéonce” tiplemeleriyle yaptıkları seriler gezegende misal teşkil etmiştir.

Bu devrin en mühim komedyeni ‘Max ve Açılış‘ (1910) ve ‘Kınakma Kurbanı Max‘ (1911) filmlerini yöneten Fransız güldürüsünün babası Max Linder‘dir. Bu nevi filmlerde bir taraftan beyaz perdenin tüm olanaklarını keşfeden, bir yandanda Fransız güldürü ustalarının vasfı olan yaratıcılığı kullanan Fransız komedi okulu gezegende üstünlüğünü kabul ettirmiştir. Fransız komedisi, 1914’lerden itibaren yerini Amerikan güldürü ekolüne bırakmıştır.

I. Dünya Savaşı ve Sonrasında Fransız Sineması

I. Dünya savaşı esnasında savaşın yıkıcılığından Fransız sineması da nasibini almıştı. Yıkılmak suretiyle olan Fransız beyazperde endüstrisi 1920’lerin başlarında Avantgarde dalgasının ortaya çıkışı ile restore edilmiş, yine ayağa kalkmıştır.

Savaşın bitimi ile üretimin tekrardan artmaya başladığı Fransız Sineması yeni doğan Avantgarde akımıyla beyazperde tarihindeki yerini sağlamlaştırmıştır. Özünde ressamlar ve şairler olan bu akım 1920’lerde sanatçıların başkenti olan Paris, dadacılar, kübistler, gerçekçi ve gerçeküstücülerle sinemacıların bir araya gelmesini elde etmiştir. Bütün bu sanatçılar I. Dünya Savaşı’na ve üst yapı kurumlarına karşı olup bütün kalıplara karşı da devamlı yeni lisan arayışları içine girmişlerdir.

Beyaz perdenin ticari ve anlatısal niteliklerine karşı çıkıp beyazperde vesilesiyle dışsal gerçekçilikten acıklı bir tesir sıfırdan oryata çıkarmak, üretmek yerine, görülerine soyut bir plastik şekil verilmesi icap ettiğini kabul etmişlerdir. Hollywood sinemasından değişik olarak filmlerdeki karakterlerin dahil çatışmaları değişik bir üslupla aktarılmış ve öznel kamera kullanımı ön plana geçerek karakterlerin nazar açısıyla vakalar gösterilmeye çalışılmıştır. Devrin öne çıkan yönetmenleri Marcel L’Herbier, Jean Epstein, Germaine Dulac, René Clair ve Abel Gance‘den her birinin deneysel beyazperde için geliştirdikleri değişik bir kabiliyeti olduğu bilinmektedir. ‘Gance’ın Napoléon‘ (1927) bu devrin en iddialı uzun metraj sessiz Fransız filmidir.

Fransız sinemasının 1930’lu yıllarına Şiirsel Gerçekçilik adında olan akım damgasını vurmuştur. 30’lu yılların başlangıcı ile sonlarına doğru Fransız sinemasında bir değişiklik yaşanmış tiyatro filmlerin yerini yaşamın gerçekliğini yansıtan filmler almaya adım atmıştır. bundan böyle filmlerde caddeler, sokaklar, her kesimden insanoğlu vardı.

Özetlemek gerekirse sinemalarda bundan böyle gerçeklik vardı. Akımın şiirselliği; çekilmiş olduğu mekânlarda ve film karakterlerinin davranışında hissedilir. Caddeler, sisli limanlar ve kır kahveleri mekân olarak seçilmiştir. Ustaları, Marecel Carne, Julien Duvivier, Jean Vigo, Rene Clair, Jean Renoir, Jacques Feyder, Jean Gremillon‘dur. Marecel Carne ve 1938 senesinde yapmış olduğu iki filmi ‘Sisler Rıhtımı‘ ve ‘Gündoğarken‘ bu akımın özelliklerimi yansıtan filmlerdir.

Carne’den değişik olarak Jean Vigo bu akıma lirik bir yaklaşım katarak kendinden sonrasında gelen yönetmenlere deneysel bir yol açmıştır. ‘Durum ve Gidiş Sıfır‘ adlı filmi 1933’deki sıkıdüzen yasası çerçevesince 1945’e kadar yasaklanmıştır. tekrar bu zamanda hem Fransa’yı daha sonralarında İtalya’yı etkileyen oldukça mühim tekrar olduğu bilinmektedir: Jean Renoir. Fransız burjuvazisine ağır eleştirilerde var olan Oyunun Kuralı filmi bu akımın mihenk taşlarındandır.

Fransız Sineması’nda Yeni Dalga Akımı

Şiirsel Gerçekçilik II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle nihayet bulmasına karşın sonraki dönemlerdeki İtalyan Gerçekçiliği ve Yeni Dalga benzer biçimde akımlar için esin deposu olmuştur. Fransız Sineması sıkıntılı bir dönemden sonrasında tekrardan popülaritesini kazanmış ve var olan Amerikan sineması tehdidine karı “Fransız standardını” koyarak “Nitelik Sineması” adında olan, “Yeni Dalga” akımıyla nihayet bulacak olan bir beyazperde türünü oluşturmuştur.

1960’ların sinemasına Yeni Dalga akımı başat olmuştur. Bu akım oldukça kısa bir süreci kapsamış olsa da Fransız Sineması için büyük ehemmiyet taşır. Yeni Dalga yalnız 1960’lı seneler Fransız sinemasına damgasını vurmakla kalmaz başta Fransız sineması oluş suretiyle dünya sinemasında yeni ufuklar açmıştır.

1950’lerin sonlarında ve 1960’ların başlangıcında genç Fransız yönetmenlerin diri, yenilikçi ve oldukça bilgili filmlerinin patlaması ile başlamış olan Fransız yeni dalga sinemasının ilk etkili hareketi, Cahiers du cinéma’dan (Jean-Luc Godard, François Truffaut, Eric Rohmer, Claude Chabrol ve Jacques Rivette) eleştirmenlerin bir avuç eleştirmen tarafınca sağlanarak Noir ve Müzikal benzer biçimde tekrardan işlenmiş türlerin aksine yeni ve keşfedilmemiş tekniklerle deneyler yapmışlardır.

Godard’ın ‘Breathless‘ ve Truffaut‘nun The ‘400 Blows‘, hareketin iki çığır açan filmleridir. Bunların peşinden Alain Resnais ‘Hiroshima Mon Amour Ve Agnès Varda’nın Cléo’su ile devam eden akım filmleri yeni, enerjik, politik tavrı olan izleyiciler için coşku veriyordu. Yeni dalga akımı hür bir beyazperde yaratmayı hedefliyordu. Tüm mevcud kurallara karşı emsalsiz ve hür beyazperde anlayışını ortaya koyuyordu.

Bu akımın öncüsü olarak saydığımız yönetmenlerde kısmı olarak ortak bir lisan belirleseler de (Sahnelerin birbirini takip etmemesi ve net bir sona haiz olmaması benzer biçimde ) her birinin kendine özgü akıma kattıkları bir tavırları olduğu bilinmektedir. Seyirciyi klasik anlatıda olduğu benzer biçimde filmin içine çekmektense haricinde tutup seyirci olma halini devam ettirir. Bunun sebebi mevzu, bahis ve vaka üstüne seyirciyi düşünmeye itmektir.

Günümüz şartlarında Godard, Rivette, Varda ve Rohmer benzer biçimde film yapımcıları bugün bu akıma öncülük etmeye devam ediyor. Fransız sineması sonrasında Fransa’da 1968 Mayıs ve Haziran aylarında, De Gaulle iktidarına karşı Nanterre Üniversitesi’nde başlamış olan ve bütün dünyaya yayılan talebe hareketi olan 68 hareketi ve militan beyaz perdenin tesiri altında kalmıştır. Yenilikçi bir akım değildir. Toplumsal problemler ve politik olgular ile alakalıdır. ‘Godard’ın Yaşamını Hayatı idame ettirmek’ ve ‘Onun konusunda Bildiğim İki Üç Şey’ bu süreci ifade eden filmlerdir.

1980’ler sineması Amerikan sinemasının Fransız sineması üzerindekilerin en yoğun olarak gözlemlendiği dönemdir. Bunun sebebi yapım şirketlerinde Amerikan ortaklıklarının artmasıdır. Seksenli seneler Fransız sinemasının post çağdaş zamanlarıdır. Bu dönem kendi içinde 1990’daki “Jeune” (Genç) Fransız sinemasını doğurmuştur. Bu zamanda Hollywood filmlerinden olarak sanatı ve kaliteyi ön planda tutan “auteur” seçimi merkez/çevre olarak ikili bir yapıya haizdir.

1990’ların sonu 2000’li Seneler ve Fransız Sineması

1990’ların sonu 2000’lerin başlangıcında Cezayir Savaşı sonrasında Fransa’ya göçen Afrikalı Fransız’ların beyaz perdede olan tesiri tartışılmazdır. Bu harp ve göçün sorunlarını toplumsal mevzularını irdeleyen beur filmleri yapılmıştır. Beur ve hanım filmleri çevre sinemasın alt türleridir. Bourlem Guerdjou‘nun ‘Vivre au Paradis‘ (1999), Christophe Ruggia‘nın ‘Le Gone du Chaaba‘ (1997) beur sinemasının örneklerindendir. Bu zamanda temel vurgulanması gerekken diğeri olarak vasıflandırılan ırksal ve cinsiyetçi yaklaşıma karşı politik bir tavır sergileyen beyaz perdenin başat olmasıdır. Hanım yönetmenlerin “auteur” filmleri ile popüler hale gelmiş ve meydana getirilen filmlerde popüler unsurlardansa daha oldukça hanım merkezli filmler çekilmiştir.

Bu filmlerde dikkat çeken bir öğe da cinsellik ile pornografi arasındaki farklılığın algılanmasında beliren sorunlardır. Hanım cinselliğinin metalaştırılmasına karşı bir duruş sergiler. 2000’ler sonrası Fransa’da beliren bütün çağdaş akımlar gündemde olan kültürel, etnik, dinsel ve cinsel farklılıklar ilişkili problemler beyaz perdede yansımasını bulmuştur. Bireysel ve toplumsal farklılıkları mevzu, bahis alan pek oldukça film yapılmıştır. Biz size bu derin tarihe haiz olan Fransız sinemasının 20 tane filmini listeledik.  (Sıralama, alfabetik sıraya nazaran sıralanmıştır.)

A Bout de Souffle / Serseri Aşıklar (1959)

fransız sineması - Serseri Aşıklar

Fransız Sineması – Serseri Aşıklar / A Bout de Souffle (1959)

Jean-Luc Godard’ın ilk uzun metraj filmidir. Serseri Aşıklar beyazperde tarihinde mühim yer tutan bir yapıttır. Kabul gören kuralların dışına çıkılarak güzel işler yapılabileceğinin kanıtıdır adeta. François Truffaut ve Godard’ın beraber yazdığı ve direktör koltuğunda Godard’ı gördüğümüz film, Michel Poiccard’ın Marsilya’da bir araç çalması ve yolda bir polisi öldürüşü ile adım atar. Michel, Paris’e ulaştığında bir gazete için stajyerlik icra eden ve evvelinden birkaç gece beraber olduğu Patricia’yı bulur.

Polis tarafınca aranan Michel Roma’ya firar etmek için para toplamaya iş yapmaktadır. Patricia’yı da yanında taşımak ister. Ve Patricia ile Michel beraber kaçak hayatına başlarlar… Anlatımında geleneksel tekniğin yanında ayrıca bier seviye ve görüntüler arası süreklilik içermeyen bu filmimizde “Jump Cut” tekniği ortaya çıkmış ve daha sonraki Fransız yeni dalga filmlerinde bol miktarda kullanılmıştır.

Jump Cut kullanımları seyirci tarafınca sahnede mana pekiştiren ve anlatımı kuvvetlendiren bir teknik olarak başarıyla algılanmıştır. Bundan dolayı bu filmin yeni dalganın ilk dikkat çeken filmlerinden birisi bulunduğunu söylememiz mümkündür.

Amelie (2001)

fransız sineması - Amelie

Fransız Sineması – Amelie (2001)

Şüphesiz ki bu listenin izleyiciler tarafınca en oldukça herkesçe malum olan filmi Amelie‘dir. Kim bilir bir çok insanoğlunun bilincinde bile olmadan izlediği ilk Fransız filmidir demek mümkün. Kendi acıklı hayatına aldırmadan insanları bahtiyar ederek bahtiyar olmaya işçi bir çağdaş devir masalı olan Amélie, Audrey Tautou‘nun başrolünde olduğu bir Jean-Pierre Jeunet filmi.

Jeunet’nin alışılagelmiş karanlık stüdyoda oluşturulmuş sahnelerinden ırak daha net ve daha aydınlık sessiz, sakin, enerjik, doyurucu bir ask ve yasşm hikâyesidir. Filmin ısıyı sizi de içine alıverir aniden. Ayrıca değinmeden geçmeyeceğim; filmin müzikleri Yann Tiersen tarafınca yapılmış olup film sonrasında playlist’lerinizde yer alacak niteliktedir.

Amour / Aşk (2012)

fransız sineması - Amour

Fransız Sineması – Aşk / Amour(2012)

80’lerinde emekli müzik öğretmenleri Georges ve Anne bahtiyar bir ömür sürdürmektedir. Ihtiyar çiftin yaşamı bigün Anne’in kriz geçirip, boyundan aşağısının nüzul olması ile altüst olur. Georges sevgili karısına en iyi biçimde görmek için çabalamaktadır. Üstelik Anne’nin durumu git gide kötüleşmektedir.

Aşkın bedensel tasvirlerinden uzaklaşıp daha oldukça sevgiye dönüştüğü hali anlatır bizlere film. Ağırlıklı olarak tek mekanda geçen filmimizde hemen hemen yakın planların asla kullanılmamış oluşu seyirciye evin bir köşesinden vakalara şahit olma hissi yaratması ve değindiği mevzu, bahis itibari ile kendi yaşlılığında nasıl sonuçlanacağını düşünmeye itiyor.

Angel-A (2005)

fransız sineması - Angel-A

Fransız Sineması – Angel-A (2005)

Bir bahar akşamında güzelim Paris’in benzeri olmayan görüntülerinin yanında etkili diyaloglar ile kuvvetlendirilmiş bir duygusal film izlemeyi kim istemez. Mükemmel görüntü yönetimi, enfes diyalogları barındıran 2005 yılında yapılmış Luc Besson filmi olan Angela tam aradığınız film.

Andre, isminde kendi sahasında pek de beceriksiz bir dolandırıcının fena giden hayatına giren Angela adlı melek tarafınca meydana getirilen müdahaleyi mevzu, bahis alır. İyi ile kötünün, uzun ile kısanın şuur ile şuur dışının, insan ile meleğin hikayesi bu zıtlıklar ile dolu kara ak bir filmdir. Kara ile beyazın zıtlığı ile yansıtılması ona daha da masalsı bir tesir katmıştır.

Hiroshima Mon Amour / Hiroşima Sevgilim (1959)

fransız sineması - Hiroşima Sevgilim

Fransız Sineması – Hiroşima Sevgilim / Hiroshima Mon Amour(1959)

“Harap et beni.. İstediğin biçimde biçimsizleştir.. Öyleki biçimsizleştir ki senden sonrasında asla kimse bu kadar büyük bir tutkunun nedenini anlayamasın…” Hiroşima Sevgilim, 1959 yapımı, yönetmenliğini Alain Resnais‘nin yapmış olduğu filmdir.

Sulh temalı bir film çekip çevirmek, evirmek için Hiroşima’ya gelen Fransız kadın oyuncu ve Japon mimarın Hiroşima da yaşamış olduğu iki günlük aşk üstünden ve bireysel acılardan yola çıkarak kitlesel acılara paralel kurgu tekniği ile bağlanır. Bu kurgunun yarattığı şiirsel çekim, izleyiciyi kendine fanatik bıraktırır.

Filmin ilk 15 dakikası Hiroşima’ya atılan atom bombası ile ilgili biyografi anlatıdaki kısmı ile etkisinde bırakan bir açılış sekansına haizdir. modern anlatı sinemasına misal teşkil eden filmlerinden birisi olarak, Fransız sinemasının başyapıtlarından kabul edilmelidir.

Jules et Jim / Unutulmayan Sevgili (1962)

fransız sineması - Unutulmayan Sevgili

Fransız Sineması – Unutulmayan Sevgili / Jules et Jim (1962)

François Truffaut‘nun üçüncü ve bir oldukça seyirci için en iyi filmi olarak vasıflandırılan ‘Jules et JimHenri-Pierre Roché‘nin 1953 tarihindeki yarı otobiyografik romanından uyarlanmış duygusal hüzünlü filmidir.

Filmin başrollerinde Jeanne Moreau, Oskar Werner ve Henri Serre yer verilmiştir. 1960’ların karşı-kültürü tarafınca özgür-aşk hareketine sinematik bir bakıştır. I. Dünya Savaşı öncesi ve sonrasının getirdikleri götürdüklerine aldırmadan kendi hayatlarına kendi tarzlarında yön veren iki adam ve bir karı arasındaki üç kişilik aşkın Fransız Yeni Dalga Sinemasındaki ilk örneklerindendir.

Jules et Jim‘, salt bir aşk filmi değildir. İçerisinde bir parça sanat ve muazzam bir şekilde güzel bir dostluğu da barındırır. Yakın dost olan Jules ve Jim’in hayatları, Catherine ile tanışınca bambaşka bir yöne doğru savrulur. İzleyen yirmi sene süresince iki arkadaşın başını döndürmeye devam ederken arada başka erkeklerle de münasebet yaşamını sürdürür.

Her şeye karşın ne Jules ne de Jim bu gizemli kadının etkisinden kendilerini kurtaramaz. Ta ki Catherine her şeyi sonsuza dek değiştirecek köktencilik bir karar alana dek… Aşk ve monogam terbiye üstüne soluk kesici bu filmimizde, üç karakter de başarıya ulaşmış performanslarıyla ön plana çıkar.

L’Année Dernière à Marienbad / Geçen Sene Marienbad’da (1961)

fransız sineması - Geçen Yıl Marienbad'da

Fransız Sineması – Geçen Sene Marienbad’da / L’Année Dernière à Marienbad (1961)

‘Geçen Sene Marienbad’da 1961 Fransa İtalya ortak yapımı gerçeküstü deneysel filmdir. Alain Resnais, duygular, anılar, düşler, hayaller, istekler, vakalar içinde kronolojik zamana ehemmiyet vermeden hikayeyi aktarır. Zamanda evvel ve sonrasında olanlar birbirinin içine karışmış bir pozisyondadır. Dönemin haricinde, iki insanoğlunun içinde bir filmdir.

Zamanı hareketler üstünden tanımlama fikri daha sonraları yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşamış bir felsefeci olan Deleuze’ün de fikirlerine en gerekli oluşturmuştur. Filmin mevzusuna ati olursak; büyük ve eski biçim bir otelde, bir adam evli bir bayanı kendisiyle kaçması için ikna yapmak eylemek ister. Sadece hanım bu adam ile bundan önceki yıl Marienbad’da yaşadıklarını hatırlamamaktadır. Yoksa hakikaten geçen sene Marienbad’da değiller miydi?

La Haine / Protesto (1995)

fransız sineması - Protesto

Fransız Sineması – Protesto / La Haine (1995)

César Ödülleri’nde En İyi Film branşında mükafat almış 1995 yılında yapılmış Mathieu Kassovitz filmidir. Fransa’da gettolarda yaşayan şimal Afrikalı, siyahi ve Yahudi kökenli üç gencin, yaşayan yitik gençlerin var olmaya emek verme hikâyesidir. Açılış sekansı dünya ile adım atar ve Fransız sokaklarına doğru iner. Belgeselvari bu bölüme Bob Marley birlikte rol alır.

Bu üç gencin hayatından 24 saati özetleyen film bu anlatıyı kuvvetlendirmek ve yaşanmışlık hissini arttırmak için fasıla fasıla bir dijital saat ile kesilmektedir. Tam manasıyla bir sokak filmidir. Fransa üstünden yola çıkarak global bir problem olan ötekileştirmeye değinir. Dinsel, ırksal ve etnik olarak değişik olan bu gençlerin ortak noktası parasızlık ve işsizliktir. Adı benzer biçimde tam bir protesto filmidir aslına bakarsak.

La Nuit Americaine / Gecenin Ötesi (1973)

Gecenin Ötesi

Fransız Sineması – Gecenin Ötesi / La Nuit Americaine (1973)

“Film içinde film seyretmek nasıl olurdu?” sorusunu 1973’de François Truffaut hepimiz için cevaplamış. Başrollerde Jacqueline Bisset ile Jean Pierre Léaud’ı seyrettiğimiz filmimizde direktör Ferrand rolünü ise François Truffaut bizzat üstlenmiştir. “Je Vous Presente Pamela” (May I Introduce Pamela) adlı aile draması çekilirken sete misafir olmuş ve olan biteni bir köşeden seyrederek bir filmin ortaya çıkış sürecini ve ekip içi ilişkileri seyirciyi de iç ederek yansıtan keyifli bir yapımdır.

Filmlerdeki gece sahnelerinin gündüz çekilerek filtrelerle gece çekilmiş benzer biçimde görünmesini elde eden hususi bir teknik kullanılmıştır. Bu teknik film maliyetinin düşmesini elde etmiştir. Bir film çekilirken oluşan bütün aksaklıklar ve müdahalelere karşın set ortamının keyifli yanlarını da seyrettiğimiz film, François Truffaut’nun, beyazperdeye ve sinemacılara bir saygı duruşu olarak nitelendirilebilir.

La Vie En Rose / Kaldırım Serçesi (2007)

Kaldırım Serçesi

Fransız Sineması – Kaldırım Serçesi / La Vie En Rose (2007)

Fransız kültürünün yetiştirmiş olduğu en iyi sanatçılardan kabul edilen Edith Piaf‘ın muhteşem, harikulade şarkılarından birinin adını alan “La Vie En Rose“, başrollerinde Marion Cotillard, Sylvie Testud, Gérard Depardieu‘nun oynadığı, Edith Piaf biyografisidir. Edith Piaf’ın 1959’da New York’da verdiği konser sahnesi ile başlamış olan film, Piaf’ın, hayatından kesitler sağlıyor.

Genç yaşta yakalandığı hastalık ve bağımlılıkların, 40 yaşlarındayken onu 70 yaşlarında bir karı haline dönüşmesini ve şarkı söyleme yetisini kaybetmiş olduğu aşaması gözler önüne seriyor. Bol miktarda Fransızca şarkı dinleyip Piaf’ın sanat yaşamının aşamalarına şahitlik yapmak eylemek isterseniz bu film tam sizlik. 2007 seneyi yapımı, Oliver Dahan filmi İlk kez Berlin ile Marion Cotillard bu filmdeki performansı ile Oscar, Altın Küre ve BAFTA ödüllerini kazanmıştır.

Le Bruit des Glaçons / Buz Sesi (2005)

Buz Sesi

Fransız Sineması – Buz Sesi / Le Bruit des Glaçons (2005)

Bertrand Blier‘nin yönettiği ve Jean Dujardin ile Albert Dupontel‘in başrollerini paylaşmış olduğu 2005 yılında yapılmış kara-mizah örneği bir filmdir. Aslen bir doppelganger filmi olarak nitelendirebileceğimiz bu filmi öbürlerinden ayıran vasfı mizahı da içinde barındırmasıdır. Alkolik ve karısı tarafınca terk edilmiş bir yazarın kanser tarafınca şahsen ziyaret edilmesini mevzu, bahis alır. Yanlış duymadınız evet kanser onu aşina olmak ister ve evine göç eder. Yazar kanseri fasıla fasıla öldürmeyi dener sadece kanser ölümsüzdür. Her seferinde kalkar ve adama yapışır.

Le Dernier Metro / nihayet Metro (1980)

fransız sineması dan bir örnek Son Metro

Fransız Sineması – nihayet Metro / Le Dernier Metro (1980)

François Truffaut‘nun 1981 cesar Ödülü’nün sahibi filmi “nihayet Metro” II. Dünya Savaşı esnasında sürecinin mühim tiyatro yazarı Lucas Steiner ile evli olan tiyatro sanatçısı Marion Steiner’ın yaşamını mevzu, bahis ediniyor. Aslen Yahudi olan Lucas, Nazi işgali altındaki Paris’te hayatta kalabilmek için ülkeyi terk etmekten başka şansı olmadığını düşünürken Marion, onu Paris’in montmartre tiyatrosunda saklayabileceğini ve sanatlarını sürdürebileceklerine inanmaktadır. Film sahnesi içinde tiyatro sahnesi izlemek farklı bir keyif unsuru. Tiyatroda geçen sahnelerde sanki koltuklardan olanları izliyormuşçasına sizi içine çeken bir filmdir.

Le Genou de Claire / Claire’in Sıra (1970)

fransız sineması Claire'in Dizisi

Fransız Sineması – Claire’in Sıra / Le Genou de Claire (1970)

Eric Rohmer‘ın “altı terbiye hikâyesi”nin beşincisi olan ‘Claire‘in Sıra’, cinsel takıntının mükemmel bir hikâyesidir. Orta ihtiyar bir diplomatın çıkmış olduğu dinlence esnasında tanıştığı Claire’in dizine karşı duyduğu tapıncak tutkuyu anlatır. Bu tutkunun geçirdiği bireysel bir krizden dolayı ortaya çıktığını düşünen ve bir tapıncak olarak yansıtılmasının kendisine ziyan vereceğini düşünen diplomatın kolay hikâyesini varsıl diyaloglar ve felsefi yaklaşımlar ile özetleyen filmdir.

Le Locatire / Kiracı (1976)

fransız sineması - Kiracı

Fransız Sineması – Kiracı / Le Locatire (1976)

The Tenant‘ 1976 yılında yapılmış, yönetmenliğini Roman Polanski‘nin yapmış olduğu, Roland Topor‘un “Le locataire Chimérique” adlı romanından uyarlanmış, yabancılaşma ve yalnızlık üstünden yola çıkarak bastırılmış eşcinsellik benzer biçimde temaları mevzu, bahis alan ruhsal gerilim konulu bir filmdir. Trelkovsky, basit bir yaşamı olan kentli bir memurdur. Şehir yaşamına sıkışmış, hayatına farklılık katmak adına Paris’te yeni bir apartmana göç eder.

Kiraladığı dairede kendisinden evvel oturmakta olan kiracı Simone, intihar etmiştir ve komadadır. Kendinden daha evvelki eski kiracının Bretonneau Hastanesi’nde yatmakta bulunduğunu öğrenen Trelkovsky onu ziyaret eder. Bu ziyaret Trelkovsky üstünde değişimlere sebebiyet verir bilincinde olmadan daha evvelki kiracıya dönüşmeye adım atar. İyi de, daha evvelki kiracı bir hanımdı! Kimlik bunalımlarında sıkça rastlanan cinsel kimlik arayışına da kapı açar.

Le Scaphandre et le Papillon / Kelebek ve Dalgıç (2007)

fransız sineması - Kelebek ve Dalgıç

Fransız Sineması – Kelebek ve Dalgıç / Le Scaphandre et le Papillon (2007)

Mar Adentro‘ veya ‘Vanilla Sky‘ benzer biçimde filmleri seviyorsanız bu film mutlak surette sizin için bu listenin bir numarası olacak. İmrenilecek bir kariyeri, renkli bir yaşamı olan genç bir insanın kırklı yaşlarının başlangıcında geçirdiği beyin kanaması neticesinde tüm bedensel fonksiyonlarını kaybetmesi ile başlamış olan ve kullanabildiği tek organı olan sol gözünün yardımıyla harflerin kullanım sıklığına nazaran düzenlenmiş bir alfabeyi kullanarak asistanına ‘Kelebek Ve Dalgıç Giysisi’ni yazdıran Bauby’nin hikâyesidir.

Pişmanlıklar ve özlemlere hapsolmak yerine sımsıkı bir hayata tutunma hikâyesidir. Hastalığın tüm ağırlığı ve zihinsel uyanıklığın mükemmelliğini ilk sahnelerde kullanılan öznel kamera tekniği ile bir o kadar güzel yansıtır ki kendinizi bir an Jean Dominique Bauby olarak bulursunuz.

Le Voyage Dans La Lune / Aya Gezi (1902)

fransız sineması - Aya Seyahat

Fransız Sineması – Aya Gezi / Le Voyage Dans La Lune (1902)

Sessiz beyaz perdenin ilk yıllarında, beyaz perdenin ilim kurguyla ilk tanıştığı filmdir. 1902 Fransız yapımı ‘Le Voyage Dans la Lune‘, ilk teknoloji filmi olmasının yanında ayrıca süreci içinde çekilmiş en uzun metrajlı filmdir. Film saniyede 16 kare hızında oynatıldığında 14 dakikalık uzunluğa haizdir. Fantastik ögelerin hakim olduğu bu filmimizde direktör Melies aya giden Prof. Barbenfouillis başkanlığında bir grup astronomun oradaki yerlilerle yaşamış olduğu vakaları mevzu, bahis edinir. Günümüz şartlarında birden çok noktası bizlere kolay gözükse de film, içinde barındırdığı ilkler nedeniyle en önemli kurallardan biridir..

Les Quatre Cents Coups / 400 Vuruş (1959)

fransız sineması - 400 Darbe

Fransız Sineması – 400 Vuruş / Les Quatre Cents Coups (1959)

Fransız sinemasında film eleştirisi ekolünden gelen, François Truffaut 1959’da, dikkatsizlik edilen oğlu, suçlu talebe ile harmanlayıp sinemasal bir üslupla özetleyen Fransız Yeni Dalga’nın ilk yapıtlarından birini kaleme aldı ve sonrasında direktör koltuğuna oturdu. Truffaut’nun ilk filmi olan ‘400 Vuruş‘ “Aslen her çocuk bir suçlu talibi değil midir? Buna işe yaramaz bir anne, fena bir dost veya öğretmenin gelişme sürecindeki bir ferdin hayatına nasıl da yön verebilir?” sorularına bir çocuğun üstünden yaklaşıp toplumsal eleştiriyi merkezine yerleştirir.

Filmimizde hem evde aynı zamanda okulda problemler yaşayan 12 yaşındaki Antoine, okuldan kaçtığı bir günde arkadaşı ile yürürken annesini tanımadığı bir adam ile görür ve ertesi gün okula gittiğinde öğretmeni dün niçin gelmedin sorusunu yönelttiğinde annem öldü der. Bu yalanı beliren çocuk arkadaşı ile beraber okuldan uzaklaştırma cezası aldıkları vakit evden kaçmaya karar verirler. Bulundukları yerden ve problemlerinden denize doğru kaçmaya işçi bu iki çocuk istemeden de olsa suça bulaşır.

400 Vuruş‘, Yeni Dalga filmlerinde gözlemlendiği benzer biçimde klâsik tekniklerin haricinde değişik kamera açıları ile seyircideki merak tutkusunu canlı meblağ ve yer yer sirkülasyonu içinde beklenmedik görüntüler ile seyirciyi şaşırtır. Fena bir geçmişin ümit vadeden geleceğe nasıl dönüşebileceğinin muhteşem, harikulade bir tasviridir.

Les Vacances de Monsieur Hulot / Bay Hulot’nun Tatili (1953)

Bay Hulot'nun Tatili

Fransız Sineması – Bay Hulot’nun Tatili / Les Vacances de Monsieur Hulot (1953)

Jacques Tati‘nin yazdığı, çekmiş olduğu ve bizzat Hulo karakterine yaşam verdiği bu erken dönem film 1953 Fransa yapımı satirik komedi konulu bir filmdir. Bay Hulot‘nun serüvenlerinin ilki olma vasfı taşıyan bu yapım, güldürü sinemasının mihenk taşlarındandır. Her daim pipolu Bay Hulot, dinlence için deniz kıyısındaki bir yere gider ve onun ve tatilcilerin başından geçenleri köpekler, kayıklar ve havai fişeklerin de dâhil olduğu soğuk kanlı vaziyet komedisidir.

Les Vampires / Vampirler (1915)

Vampirler

Fransız Sineması – Vampirler / Les Vampires (1915)

Fransız sineması için sessiz flimlerin yeri ayrıdır Vampirler, 1915–1916 Fransa yapımı, 399 dakikalık 10 bölümden meydana gelen sessiz film serisidir. Senaryo yazarı ve yönetmeni Louis Feuillade’dır. Maskeli fena karakter anlayışının ilk kez ortaya çıkmış olduğu bu 10 parçadan meydana gelen seride kısımlar ilerledikçe heyecan artar. Görüntüler genel anlamda tek plandan oluştuğu için çeşitli şeyleri idrak etmek o denli da kuvvet değildir.

Film adını hikâye içinde geçen bir çetenin kendine verdiği ad olan Vampirler’den alır. Korkudan ziyade polisiye bir seridir. Kamera hareketlerinin bulunmadığı durağan(durgun) kadrajlar ustalıkla çerçevelenmiştir. Paris dolaylarında azılı soygunculardan meydana gelen ve kendilerine Vampirler adını veren bir çetenin, bir gazeteci ile karşı karşıya gelmesi ile adım atar ve vakalar karmaşık hale gelmektedir.

The Artist (2011)

The Artist

Fransız Sineması – The Artist (2011)

Fransız sineması için yeni dönem bir sesssiz film daha. 2011 senesinde sessiz bir film çekmek nasıl olurdu sorusunun tek tepkisi Michel Hazanavicius’ın ‘The Artist’ filmidir şüphesiz. Siz de iflah olmaz bir Chaplin severseniz bu nihayet dönem Fransız filmini sevmiş olarak seyredebilirsiniz. Film beyaz perdenin sessiz dönemine bir saygı duruşu durumunda olup, diyalogsuz sessiz, siyah-beyaz ve saniyede 22 kare ile çekilmiş ve klasik anlatının tüm klişeleri başarıya ulaşmış bir şekilde yansıtılmıştır. Hikâye 1927 ve 1932 yılları aralığında Hollywood’da geçmektedir.

Film, sessiz beyaz perdeden sesli döneme geçişte yaşanmış olan sancıları mevzu, bahis almaktadır. Sesli devrin yeni yıldızı Peppy Miller’ın süratli yükselişi ile sesli filmlerin geçici bulunduğunu düşünen sessiz beyazperde sürecinin popüler yıldızı George Valentin’in düşüşünü konu alıyor. En iyi direktör başta oluş suretiyle 5 dalda Oscar kazanmıştır.

BONUS: Les Triplettes de Belleville / Belleville’de Buluşma (2003)

Belleville'de Randevu

Fransız Sineması – Belleville’de Buluşma / Les Triplettes de Belleville (2003)

Fransız sineması için animelerin yeri farklı yapıdadır ve kendi içinde bir dünya ekolü oluşturmuşlardır. Sevgili 3D severler sizler için Fransız animesi denildiğinde akla ilk gelen filmlerden kabul edilen gerçek bir “oldschool” bir 3D filmi. ‘Belleville’de Buluşma‘ kendine özgü etkisinde bırakan gerçeküstü gezegenimizin kapılarını sonuna kadar seyirciye açıyor.

Meydana getirilen abartılı tiplemelerin Ve abartılı mekanların kendine özgü bir biçim ile çizilmiş, seyredeni son derece başarıya ulaşmış bir halde esrarengiz bir atmosfere götürmüş olan siyah gülmece filmi. Yetim bir çocuk olan Champion büyükannesi Madam Souza tarafınca büyütülmüştür. Büyükannesinin armağan etmiş olduğu üç tekerlekli bir bisiklet ile meşhur Fransız bisiklet yarışlarına katılışım göstermek için hazırlanmış olur. Bu yarış esnasında siyahlar giyinmiş iki gizemli adam Champion’u kaçırır. Madame Souza ve sadık köpeği Bruno onu yardımcı olmak için yola çıkarlar.

Bibliografya: M. Çatalkaya Doksanlı Seneler Ve Sonrası Fransız Sineması (2009)

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ

izmit escort bayan guvencehd.org Onwin deneme bonusu veren siteler deneme bonusu veren siteler vbettr Piabet Betorder Kalebet giriş milosbet giriş meritking kingroyal kingroyal giriş Bizbet Betonred goibay.com marsbahis paşacasino giriş tombala siteleri Nakitbahis Megabahis Mislibet Betovis Tipobet 1win Milosbet Betwinner Kalebet Betist Mercurecasino Roketbet Romabet Golegol Zbahis Casinoplus Norabahis Piabellacasino Meritking şişi escort kızılay escort Melbet “Tarafbet Kingroyal Casinoplus Betriyal Oslobet Vbet Meritking Madridbet Ligobet Aresbet Siyahbet Orisbet Vaycasino Bahisbey Pekinbet Vbet nisanbet Sahabet Betpublic Fixbet Starzbet Betturkey Betandyou Matadorbet Supertotobet Betandyou Fixbet Starzbet betbox Maltbahis Jupiterbahis deneme bonusu veren siteler deneme bonusu veren siteler 7slots Coinbar Ligobet melbet 1win 1win 1win melbet sahabet" Xslot emuarticles.com ikimisli levabet levabet Bet10bet betmoon Betmoon Hilbet Kalebet Nakitbahis Casinoslot en iyi bahis siteleri güvenilir bahis siteleri bonus veren bahis siteleri bahis siteleri linkleri en güvenilir bahis siteleri güvenilir bahis siteleri casino siteleri bahis siteleri bahis siteleri güvenilir bahis siteleri deneme bonusu veren siteler betwinner.com.tr betwinnergiris.com.tr betwinner-giris betwinner.tc